Ana içeriğe atla

THE HEIRESS (1949)

Uzun zamandır beni etkileyecek, üzerinde düşündürecek bir film arıyorum ama yok. Çoğu; içi boş ve zaman geçirmek için sunulmuş, izledikten birkaç saat sonra unutulmak için tasarlanmış gibi ne yazık ki. Fakat beklemediğim bir anda böyle bir filmle karşılaştım. Aslında beklememek benim hatam oldu çünkü yönetmen koltuğunda usta isim William Wyler varsa; kesinlikle dikkat kesilmesi gereken bir yapım vardır ortada.



Filmimizin ismi The Heiress. Başrollerinde, Snake Pit ile beni oldukça şaşırtan Olivia de Havilland ve Montgomery Clift bulunuyor. Hikayenin kahramanları, çekingen, sönük ve gösterişsiz kızımız Catherine (Olivia de Havilland ), onun bu vasıflarını (hatta vasıfsızlığını) her fırsatta yüzüne vuran babası Dr. Sloper (Ralph Richardson), Catherine'e karşı saf ve çıkarsız bir aşk beslediğini iddia eden yakışıklı ancak meteliksiz Morris (Montgomery Clift) ve Catherine'in destekçisi, mutluluğu için çabalayan halası Lavinia (çok sevdiğim Miriam Hopkins).

Konu istese o kadar klişe olabilir ki.. Fakat hiçbir klişeye saplanmadan dimdik kendi yolunda yürümesi şaşırttı öncellikle beni. Klasik bir aşk filminden çok farklı. Öncelikle kız zengin ancak gösterişsiz, çocuk kızın parasının mı aşkının mı peşinde gerilimini yaşıyorsunuz. Ancak ilerleyen dakikalarda "iyi de, sevilmek için kadın güzel olmak zorunda mı?" diye düşünmeye başlayabilirsiniz benim gibi. İlk sorgulama da burda başlar. Film ilerledikçe Catherine'in çevresindekilerin (toplumun) düşünceleri de insana soğuk bir duş aldırır cinsten. "Olsun parası için olsa bile, mutlu edecek Catherine'i" Ne de olsa yalnız kalmayacak, bir kadının yalnız kalması, kendisini sevmeyen biriyle ömrünü geçirmesinden çok daha kötü nasılsa! Bunun gibi birçok tahlil yapabilir, kendi önyargılarınıza dahi şaşırabilirsiniz izlerken.

Hikayenin sonunu açık etmek istemiyorum; ancak müthiş bir finalin sizi beklediğine emin olun. Kesinlikle kaçırmayın, illa ki listenize alın diyorum bu filmi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Arif V 216

Cem Yılmaz' ın başrolünü oynayıp yazdığı 2004 yapımı G.O.R.A. ve 2008' de gösterime giren A.R.O.G. filmlerinden sonra, bilimkurgu ve fantastik öğeler içeren üçüncü devam filmi Arif V 216 beyazperdeye arz-ı endam etti. Biz de görev bilip izledik. İzlenimlerimi maddeler halinde sıralamak istedim; bu arada dikkat spoiler içerir:


Öncelikle Cem Yılmaz' ın diğer komedi filmleri gibi sadece güldürme kaygısı olmadığı, iyi bir film ortaya çıkarıp sinemasal zevk vermek istediği ortada. Film güldürmemekle eleştirildi; fakat bu adamın istediğinde gözlerimiz yaşarana kadar güldürdüğünü tek kişilik gösterilerinden biliyoruz. Bu sebeple "gidem de gülem" kafasıyla bu filme giden gülmez, onu bir belirtelim.Filmde 60' lı yılların tevazu ve naifliğine bir saygı duruşu, dönemin büyük ustalarına selam ve birçok kült filme göndermeler mevcut. Hatta filmde en iyi işleyen yan bu olsa gerek. Sadri Alışık ve Kerem Alışık' ı;  nam-ı diğer Turist Ömer' i karşı karşıya getiren sa…

14 Şubat Sevgililer Gününde İzlenecek Kalıplardan Sıyrılmış 14 Film

14 Şubat yaklaşıyor ve sevgilisi olanlar, olmayanlar, olanı olduramayanlar romantik film arayışına girdiniz fakat klişelerden bıktınız mı? İşte sizlere sevgilinizle veya yalnız izlenebilecek kalıplardan sıyrılmış 14 film önerisi!


1 - Edward Scissorhand / Makas Eller / 1990 Aslında  Tim Burton / Bir Gotik Çocuk yazımda bu film hakkında yazmıştım. Tüm naifliği ve duygusallığının yanında gotizm, korku ve komediden birer tutam harmanlayan ve gönlümüzü şenlendiren, kar tanesi kadar masum bir masal.



2 -Eternal Sunshine of the Spotless Mind / Sil Baştan / 2004
Şimdi diyebilirsiniz ki biz romantik film denince salya sümük ağlayacağız, bir Kerem ile Aslı bir Leyla ile Mecnun aşkı izleyeceğiz sandık. Sevgili arkadaşlarım bu öyle bir film ki romantizmin kalıplarına tenezzül etmeden en derin duyguları yaşatıyor. İlişkilere hem gerçekçi hem de olağanüstü bir bakış. Jim Carrey ve Kate Winslet' ın ters köşe rolleri de cabası.



3 - The Heiress / Miras / 1949
Daha önce de yorumladığım The Heiress film…

The Crow / Karga / 1994

Karanlık, kasvetli ve üzerinde alevler yükselen şehri fondaki ney sesiyle bir karganın gözüyle görürüz ve kız çocuğunun sesi şöyle der; "Bir zamanlar, insanlar birisi öldüğünde ruhunu bir karganın ölümün ülkesine taşıdığına inanırlardı. Ama bazen,çok kötü bir şey olduğunda büyük bir keder de taşınırdı ve ruh rahat edemezdi. O zaman bazen, sadece bazen karga yanlış şeyleri düzeltmek için ruhu geri getirebilirdi..."

The Crow böyle etkileyici bir sahneyle başlar izledikten sonra uzun süre etkisini hisettirir insana. The crow da gerçekle sanalı ayırt etmek zor. Eric Draven in nerde başlayıp Brandon Lee nin nerde bittiğini ayırt edemiyorsunuz. Lee; Draven ın kendisi olup onunla yaşıyor, soluk alıyor, karganın geri getirdiği kederli ruhla, sapkın ve adaletsiz şehirde yanlış gidenleri düzeltmek için; adalet için geri dönüyor; Eric Draven la yaşıyor ve ölüyor... Kaderin bir oyunu mu bilinmez ancak kendisi de Eric Draven gibi nişanlısıyla evlilik hazırlıkları yaparken vuruluyor, hem d…