Ana içeriğe atla

İsmi yeter: Rebecca

Rebecca, Alfred Hitchcock' un En iyi Film Oscar ödülünü kazanan ilk ve tek, İngiltere'den sonraki dönemde çektiği ilk filmi olarak; filmografisinde enteresan bir yere sahip. Benim için çok daha enteresan...



Dün gece rüyamda, yeniden Manderley'e gittiğimi gördüm..

Genç bir kadının sesinden dinlediğimiz bu kelimeler ve tuhaf, tekinsiz bir karanlıkta ilerleyen kameramız. O ağaçların yarattığı gölgeler ve sis, insanı nasıl da rahatsız eden bir görüntü oluşturur. Devamında ilerleyen hikaye, soğuk bir genç adam ve ismini bile öğrenemediğimiz ürkek bir genç kadın. Kadın çekingen, adam gizemli. Bu iki insan birkaç buluşmadan sonra evlenmeye karar verir ve isimsiz kahramanımız Mrs.de Winter olarak kendine bir kimlik edinir. 

Asıl hikaye bundan sonra başlar. Manderlay'e giden yolda. 
Mrs. Winters burada yepyeni bir isimle karşılaşacaktır: Rebecca.

Bir filmi korkutucu yapan nedir? Onda ne olmalı ki insanlar bu filmi izlerken tedirgin olmalı, gerilmeli? Kan mı? Hayalet veya şeytanlar mı? Refleks olarak çığlık bile atabileceğimiz ani yükselmeler mi?

Eğer bahsettiğimiz isim Alfred Hitchcock ise, bunların hiçbirine gerek yok. Tek bir kelime ile insanı gerebilen bir deha olması, onu doğumundan 116 yıl sonra efsane olarak anmamızı sağlıyor.

Rebecca. Güzeller güzeli Rebecca. Herşeyden güzel, herkesten yetenekli Rebecca. Manderlay Şatosu'na adımını atar atmaz, odalar arasında bir ruh gibi gezinen, ismi fısıldanan Rebecca. Yastıklara işlenen her R harfi, eline aldığı her eşyada hissettiği ağırlık Mrs. de Winter'ın ve aynı zamanda bizim hem kabusumuza hem de içten içe hayranlık duymamıza sebep olur.

Evin psikopatlık derecesinde hanımına bağlı hizmetçisi, Mrs de Winter'a o ismi fısıldıyor..

Benim için Alfred Hitchcock'u efsanelerin efsanesi yapan, bu tek kelime ile insanı gerim gerim germeyi başardığı, Rebecca'yı hiç görmememize rağmen onu hisettiren, yaşatan, hem nefret hem hayranlık duymamızı, sinema sanatı önünde tekrar tekrar eğilmemi sağlayan Rebecca, izlemeden ölmeyin..

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Arada Gelenler (Beni en çok mutlu eden şey nedir?)

Bazı şeyler üzerine düşünmediğimizi düşünüyorum. Mesela ben düşünülmediğini düşündüğüm şeyleri düşünmeyi severim. Günlük hayatta fark etmediğimiz o kadar garip şeyler var ki bunları fark edince biz garip oluyoruz. Allah aşkına söyleyin; bir uzaylı dünyamıza gelse de bizi akşam vakti izlese. Kendimize bir yer edinmişiz, boynumuz ağrımasın diye kafamızı koyacak yumuşak bir nesne, üşümeyelim diye bir örtü (her şey de düşünülmüş) hazırlanıyoruz. Ne yapıyor bu insanlar? Uyuyacak. İyi de uyku ne? Yaşam süremizin yarısını, gökyüzünün karanlık yüzünü neden kıpırdamadan bir tür trans halinde geçiriyoruz? Ben uzaylı olsam cidden merak ederdim ne yapıyor bu insanlar.
İşte böyle garip şeyleri düşünüyorum ister istemez aklıma geliyor. Seviyorum böyle düşünceleri. Aynı uzaylı bizim neden üst üste kurulmuş kutularda yaşadığımızı da merak edebilirdi; Dünya bu kadar büyükken.
Mesela bu hayatta yapmaktan en çok mutlu olduğum şeyi de düşündüm. Ne için yaşadığımı. Hala daha kendime soruyorum ve sordukça so…

Arif V 216

Cem Yılmaz' ın başrolünü oynayıp yazdığı 2004 yapımı G.O.R.A. ve 2008' de gösterime giren A.R.O.G. filmlerinden sonra, bilimkurgu ve fantastik öğeler içeren üçüncü devam filmi Arif V 216 beyazperdeye arz-ı endam etti. Biz de görev bilip izledik. İzlenimlerimi maddeler halinde sıralamak istedim; bu arada dikkat spoiler içerir:


Öncelikle Cem Yılmaz' ın diğer komedi filmleri gibi sadece güldürme kaygısı olmadığı, iyi bir film ortaya çıkarıp sinemasal zevk vermek istediği ortada. Film güldürmemekle eleştirildi; fakat bu adamın istediğinde gözlerimiz yaşarana kadar güldürdüğünü tek kişilik gösterilerinden biliyoruz. Bu sebeple "gidem de gülem" kafasıyla bu filme giden gülmez, onu bir belirtelim.Filmde 60' lı yılların tevazu ve naifliğine bir saygı duruşu, dönemin büyük ustalarına selam ve birçok kült filme göndermeler mevcut. Hatta filmde en iyi işleyen yan bu olsa gerek. Sadri Alışık ve Kerem Alışık' ı;  nam-ı diğer Turist Ömer' i karşı karşıya getiren sa…

Maide'nin Altın Günü

Gün geçmiyor ki sinema salonlarımıza bir başka yerli komedi filmi arz-ı endam etmesin.. İnsan takip etmekte zorlanıyor; ancak önümüze her akşam konulan aynı yemeğin vereceği tadı veren birbirinin aynı yapımları sunmaktan sinemacılarımız yorulmuyor ne yazık ki. Benzeri bir örnek; bir tiplemenin sinema filmi uzunluğuna deyim yerindeyse çeke çeke uzatılmış macerası : Maide'nin Altın Günü

Herhalde hikaye merkezinde bir kadın karakter olması, diğer basit komedilerden ayrılan ve bir nebze yakın olmama sebep olan konu olsa gerek. Ezgi Mola takdir edilen, sempatik ve yetenekli bir oyuncu kuşkusuz. Kendisinin hayat verdiği Maide Hanım, birçoğumuzun mahallesinde yaşayan bir tipleme diyebileceğimiz bilmiş bir teyzemiz. Kendisi ve mahallesindeki rakibeleri için meydan muharebesi tadındaki güç gösterisi alanları da altın günleri. Film basit bir skecin uzun versiyonu tadında, tahmin edilebilir bir sona doğru ilerlerken; birkaç anlık güldüren sahne ile gönül almaya çalışıyor. İzlerken sürekli &…